33 C
Diyarbakır
Cuma, Eylül 18, 2020

Devrim sorunları sömürgeci devlet hukuku ile çözülmez

Okumalısınız

‘Başarmamak için kişinin önünde kendisinden başka engel yoktur’

"Kürdistan"daki soykırım tüm soykırım çeşitlerini kapsar. Sadece fiziki değil kültürel ve her çeşit soykırımdan bahsediyorum. Yani...

Hamle ve ulusal birlik çağrısı-Ferda ÇETİN

KCK’nin Kürdistan’da, Avrupa’da ve Kürtlerin yaşadığı tüm alanlarda “Tecride, Faşizme ve İşgale Son, Zaman Özgürlüğü Gerçekleştirme Zamanıdır”...

Direnerek başarma zamanı!

KDP desteği Başûrê Kurdistan’ı Türk devletinin mandası haline getirdi. Bundan dolayı, Başûrê Kürdistan’da, ‘İşgale Son; Kürdistan’ı Savunma...

Ahlak Demokratik Ve Politik Toplumun Özgürlük Yasası Hukuk İse Sömürücü İktidarcı ve Devletçi Sınıfların Yasasıdır

Dijwar SASON

Hukukla ilgili olarak “yasalar karşısında eşit hak,” “hukukun üstünlüğü,” “adil yargılama,” “eşit infaz yasası” gibi söylemler sıkça kullanılmakta ve sorunların çözüm adresi olarak gösterilmekledir. Gerçekten “hukuk” eşitliği veadaleti sağlayabilir mi? Hukuk eşitlik ve adaleti sağlamak için mi, yoksa yaşanan eşitsizlik ve adaletsizlik durumunu normalleştirmek için mi düzenlenmiştir. Hukuk elbette eşitlik, özgürlük ve adalet sorunlarını çözmek için değil onları örtmek, meşrulaştırmak için egemen sınıfların veya sömürgeci güçlerin çıkarlarına göre şekillenmiş yasa, kanun ve kuralların toplamıdır.

Hukuk bir yönüyle iktidarın ve devlet erkinin kurallara bağlanmasını, keyfi ve aşırılıklarını önleme amacını taşısa da esas işlevi hâkim sınıfların ya da sömürgeci güçlerin çıkarlarını sağlama ve iktidarlarını korumadır. Toplumsal çatışmaları egemen güçler lehine dengeleme rolü bulunsa da hukuk esasta iktidar ve devletten kaynaklanmış sınıflaşma, sömürü, eşitsizlik, adaletsizlik, cinsiyetçilik, milliyetçilik gibi sorunları meşrulaştırıcı rolü bulunmaktadır. Hukuk Tanrı-kul, efendi-köle, ezen-ezilen, burjuva-proleter, kadın-erkek, sömürge ve sömürgeleştirilen ulus/halk ayrışımını ve bundan kaynaklanan eşitsizlik durumunu ortadan kaldırmaz. Bunların mevcut statüde tutmanın araç ve yöntemlerini belirler. Hukukta hiçbir zaman eşitlik olmamıştır, olamaz. Sınıf ve sömürüye dayanan uygarlık tarihin hiçbir döneminde sömüren ile sömürülenler, işgalciler ile işgale uğrayanlar, kadın ile erkekler eşit koşullarda bulunmamıştır. Hukukun “herkes için” görünümü büyük bir yanılsamadır. “Güçler ayrılığı,” “yasama, yürütme ve yargı bağımsızlığı” gibi göstermelik bürokratik düzenlemeler de aynı şekilde hukukun gerçek özünü kamufleye dönüktür. Bütün bu ayrımlar kompleks şeklinde bir merkeze bağlı yürütülmektedir. Hukuk üretim ilişkilerine bağlı olarak ortaya çıkan sömürücü sınıfın çıkarları doğrultusunda “herkes” için ortak yasa haline getirilen kurallardır. “Herkes” için görünse de hukuk gaspçı iktidar güçlerinin hizmetindedir. Hukuk bir üstyapı kurumu olarak üretim ilişkilerine karşılık gelen altyapı ilişkilerini yansıtır. Hukuk hiçbir zaman soyut kurallardan ibaret değildir. Hukuk aynı zamanda sınıf-iktidar-devlete yönelen herhangi aykırı bir düşünce ve eyleme karşı uygulanan “şiddet-zor” kurumudur. Şiddet/zor unsurunun yer almadığı bir hukuk yoktur. İktidarcı güçler arası çıkar çatışmaları nedeniyle hukuk bazen kendilerini de yargılayan bir mekanizmaya dönüşebilir. Bu durum devlette çöreklenmiş egemen güçler arasındaki rant ve iktidar kavgalarıyla açıklanabilir. Çıkarları gereği bazen tüm hukuk kurallarını darbelerle ortadan kaldırabilir ya da kendine göre düzenleyebilirler. Egemen güçler ezilen halklar ve emekçi kitleler karşısında zorlandığında kendi sistemini meşru göstermek için ortaya koyduğu yasaların tümünü askeri darbeler veya olağanüstü hâl yönetimleriyle de hukuku tümden askıya alabilirler ve geçersiz kılabilirler. Ancak en kötü devletin bile bir hukuka ihtiyacı vardır. Hukuk devlet iktidarının düzenli işlemesini ve sürekliliğini sağlar. “Hukuk devleti” demokratik düzeyi değil, belirli kural ve yasalara bağlanmış iktidarı tanımlamaktadır. Devlet hukuki olmakla demokratikleşmez. En gerici faşist devlet ve iktidarlar bile kendilerini hukuki olmakla tanımlarlar.

Hukukun Gelişimi Devletçi Uygarlığın Gelişim Seyridir

Hukuk sınıf, kent ve devlet üçlüsüyle birlikte pazar ve ticaret ilişkilere bağlı olarak gelişen bir kurumdur.  Kent ortamında büyüyen sınıf, pazar ve ticaret ilişkileri ahlaki aşınmaların yaşandığı, eşitsizliklerin baş gösterdiği, kaos ve çatışmaların yaşandığı ortamlar olduğundan çözüm olarak hukuk devreye sokulmuştur.  Kent-sınıf-devlet üçlüsü zemininde gelişen merkezi uygarlık sisteminde girift hale gelen toplumsal ilişki ve çelişkiler ancak hukuk aracılığıyla iktidar güçleri lehine çevrilebilirdi. “Hukukun devreye girdiği toplumlar, ahlakın aşındığı zorun rolünün arttığı ve kaosa yol açtığı eşitlik probleminin yoğunca hissedildiği toplumlardır. En büyük ahlaki ve eşitliğe dair sorunlar, kentlerde gelişen sınıflaşma ve Pazar etrafında geliştiği için devlet düzenlemesinde hukuk kaçınılmaz olur. Hukuk olmadan, devlet yönetimi imkânsız olmasa da son derece zorlaşır.” (Önderlik)

Sınıfsal açıdan çözümlendiğinde “Hak, hukuk” kavramının kökeni tanrı-kral adına topluma dayatılan iktidar tekelleriyle bağlantılı olduğu anlaşılacaktır. Hak-hukuk kavramı en tepede yerleşmiş sınıfın temsilcisi olan monarkın tek taraflı tasarrufunu ve tanrısallığını ifade eder. Aslında yeryüzünün monarkının kendini gök yüzünün tanrısallığına dayandırarak temel kanun, kutsal söz, tek irade haline getirmesidir. Hak ve Allah kavramlarının özdeş tutulması bu zihniyetin tasarımıdır. Dinlere göre hukuk ‘’Hak’’, ‘’Malik’’ yani sahip olan Allahlın adaletini ifade ederken kapitalist sistemin sosyal bilimine göre ise devletin adaletini ifade ediyor. Devlet tanrının yeryüzündeki kurumu, devlet yöneticisi de tanrının yeryüzündeki temsilcisi olarak düşünüldüğünden her iki tanımda birbiriyle uyuşmaktadır. Tanrı tüm kâinatın efendisiyken devlet de dünyanın ve ulusun efendisi ve tanrısı derecesinde ilahi bir rol atfedilmiştir. Tanrısal buyruklar ile devlet buyruğu aynı önemde ele alınmıştır. Tanrı sözü ve söylemi ne kadar kutsallık içeriyorsa kral-padişah-imparator mührüde o kadar kutsallık içeriyor algısı bir hakikat şeklinde belletilmiştir.

Köleci sistemin hukuku egemen güçlerin saptırarak kurguladığı mitoloji-din karışımı kurallardan ibarettir ve “efendilerin” hizmetindedir. Erkek egemenlikli iktidar anlayışı kadın odaklı Neolitik toplum değerlerini tahakküm altına aldıktan sonra köleci sisteme geçilir. Tanrıça İnanna’nın toplumsal yasaları olan 104 me’ler tanrı Enki şahsında erkek egemenlikli sistem tarafından gasp edilerek ve içeriği boşaltılarak bireyselleştirilip özel mülkiyetle şekillenen iktidar ve devletin hizmetine sokulmuştur. Bir komplo şeklinde gerçekleşen bu durum kadın için birinci cinsel kırılma olurken, insanlık için büyük düşüş olmuştur. Hukuk ve yasa yapıcıları dönemin iktidar sahipleri Rahip, Şef ve askeri komutan üçlüsüdür. Sümer-Akad-Babil-Asur kanunları bu sürecin ürünüdürler. Tümü sınıflaşmayı, köleciliği, sömürüyü, işgalciliği, kadının kapatılmasını, fahişeleştirilmesini ve köleleştirilmesini meşrulaştıran bir içeriğe sahiptir.  

Feodal sistemin hukuksal normları dinsel buyruklardır. Tanrısal kanunlar kullaştırılan toplumu denetimde tutmak, daha kolay yönetmek ve sömürmek içindir. Din adına geliştirilen “Şeriat kanunları” özellikle kadın üzerinden başlayıp tüm toplumu kapsayan sınırsız iktidar faaliyetlerini sağlayan erkeğin yedi bin yıllık ataerkil kültürün uzantısıdır. Erkek Tanrıların yer yüzündeki erkek elçileri, din görevlileri hukuku da belirleyenlerdir. İçtihat kanunları kutsal kitaplara dayanarak yapılan yorumlardır. Kutsal kitaplar bir nevi anayasa işlevini görürler. Köleci ve feodal dönemin hukuk kuralları tamamen kadın üzerinden erkek egemenliğinin sağlandığı ideolojik bir anlama sahiptir. Köleci dönemde birinci cinsel kırılma yaşanırken, feodal dönemde ikinci cinsel kırılma yaşanmıştır. Kadın köleci sistemde tapınak fahişesiyken feodal sistemin saraylarında cariyeliğe terfi ettirilmiştir. Her iki sistemde de kadın ancak kullanımlık zevk aracı ve çocuk doğurmak dışında bir “hiçtir” ve erkeğin bir uzvu durumundadır. Kendi başına bir varlık, irade hatta bir insan bile sayılmamaktadır. Tanrının “yer yüzündeki evi” kilise/cami ve onun “tanrı hizmetkarları” olan din adamları hem hukuk yapıcıları hem de uygulayıcı (yasama ve yürütme) konumdadırlar. Din adamları hem yargıç hem de savcı mevkiindedirler. İmparator, padişah ve Halife gibi unvanlar tanrının yer yüzündeki temsiliyetini, kanun-yasa yapıcılığını ifade eder.  Bu kişilerin sözü yasa, kararları ise son hüküm yerine geçmektedir.  Hristiyanlığın “engizisyon mahkemeleri” ile islamın “şeriat mahkemeleri” aynı dini hukuk anlayışıyla milyonlarca insanın katledilmesine yol açan dehşetvari bir uygulamaya kaynaklık etmişlerdir.

Kapitalist Modernite Çağında Hukuk

Kapitalist sisteme girilirken bilim ve teknik gelişmiştir, sanayi devrimiyle birlikte üretim araçları ve üretim ilişkileri farklı bir karaktere bürünmüştür. Rönesans, aydınlanmayla gelişen bilinçlenme toplumsal arayışlara ve mücadelelere yol açmıştır. Çıplak zora dayalı klasik otoriter, totaliter, dini yönetimler ve köleci anlayışlar köklü bir değişime uğramıştır. Bu nedenle yeni sistemle birlikte yeni sömürü biçimlerine bağlı olarak liberal hukuk biçimleri dönemine geçilmiştir. Hukuk kapitalizmle birlikte biçim değiştirirken sınıfsal ve cinsiyetçi özünü korumaya devam etmiştir. Köleci ve feodal sitemdeki Mitolojik/Dinsel/Tanrısal buyrukları ve kilise veya şeriat yasaları kapitalist sistemde yerini burjuva ulus-devlet mahkemelerine bırakmıştır. Dini kitapların yerine “toplumsal sözleşme” denilen anaysalar geçmiştir. Dinin/Kilisenin tanrı adına gökten indirdiği “ilahi adalet” kapitalizmde devlet mahkemelerinin “vatandaşlarına” bahşettiği “çağdaş adalet” ölçülerine dönüşmüştür. Orta çağ cezalandırma mekanları olan karanlık zindanlar, deniz ortası zindan adaları “modern ceza infaz evleri” ne dönüştürülür. Giyotin ile kafa kesme, yakma gibi yöntemleri yerine “çağdaş ceza yöntemleri” denilen farklı öldürme yöntemleri devreye sokulmuştur. Öldürmeyi meslek edinmiş acımasız maskeli işkenceci cellat rollünü ise “infaz koruma memuru” olarak adlandırılan “işkenceci gardiyan” üstlenmiştir. 

Alt yapı ve üst yapı ilişkilerine bağlı olarak toplumsal sistem değişmiştir. Ezen egemen güçler ve ezilen toplumsal kesimler arasında şiddetlenen mücadeleler sonucunda iktidar ve devlet olgusuyla beraber hukukta özünü korumakla birlikte biçimsel olarak değişim yaşamıştır. Hak-hukuk olgusu monark, kral, sultan-padişah yerine devletle birlikte telaffuz eder hale gelmiştir. Eski çağlarda tek yöneticiyle tariflendirilen hukuk kavramı sömürü tekellerinin iktidar kurumu olan devletle özdeş hale getirilmiştir. Kapitalist modernitenin en temel özelliği iktidar yapısına kurumsal derinlik kazandırmasıdır. Kapitalizmle birlikte eski çağlarda süre gelen kişi iktidarı ve devleti yerine iktidara bağlanmış kişiler ve kurumlar dönemine geçilmiştir. Bio-iktidar tarzında derinlik kazanan iktidar olgusu hiyerarşik bir kompleks şeklinde toplumsal tüm ilişkilere hâkim hale getirilmiştir. Özellikle kapitalist modernite sisteminde hukuk devletin topluma hükmetmesi bakımından temel işleyiş normları olarak benimsetildi. Hukuk aracılığıyla iktidar-devlet topluma, toplum ise iktidara taşınarak zihniyet anlamında devlete ortak edilerek hukuk sayesinde devletçi sistem meşrulaştırıldı. Bireyler “vatandaşlık hukukuyla” ulus-devlete tabi kılınarak, devlet işerinde sorumlu ve yükümlü kılındı. Kanunlar, vergi, zorunlu askerlik, bilgi paylaşımı, kimlik gibi araçlarla devletin uyruğu-uzvu haline getirilerek devlet sınırlarına hapsedildi. Hukuk devlet iktidar güçlerinin pazar sınırlarındaki işleyiş mekanizması olarak yaşamın her alanında yayılarak toplumsal tüm gözenekleri denetler ve yönlendiren bir ağa dönüştü.  İktidar tekelleri hukuka bağlanmış devlet üzerinden hem ekonomik, politik ve siyasi çıkarlarını güvenceye aldı hem de hukukun bileşkesi olan kurallar, kanunlar ve yönetmelikler sayesinde kendilerini toplumsallaştırdılar. “Hukuktan kasıt toplumun kendisini düzenlemesi için yaptığı sözleşmeler, yönetmelikler vb. değil iktidar ve devlet tekelinin uzun süreye yaydırılmış kurallarıdır.” (Önderlik)

                Öneminden ötürü hukuk kapitalist modernitenin sosyal biliminde üst sıraya yerleştirildi.  Hukuk geliştikçe toplumsal doğanın tarihsel kuralları olan ahlaki örgüler zayıflamaya ve dağılmaya başladı. Ahlak yerine hukuk ikame edildikçe toplumsal ahlakın binlerce yıllık irade ve çözüm gücü gerileyerek toplum güçsüzleştirilerek iktidara muhtaç hale getirildi. İktidarsız yani devletsiz hiçbir sorunu çözemez düzeye getirilerek devlet vazgeçilmez bir kurum gibi yansıtılarak, sınıfsal eşitsizliği ve toplumsal çatışmaları dengeleyecek bir hakem rolünde değerlendirildi. Sosyal bilimin en temel faaliyetlerinden biride bu maskelemeyi meşrulaştırmak olmuştur. Sömürünün, adaletsizliğin ve eşitsizliğin kayağı olan devleti hukuk ile haksızlıkların, adaletsizliklerin eşitsizlikleri önleyici bir “toplumsal mutabakat gücü” şeklinde yansıtıldı. “Hukukun sosyal bilimde giderek üst sıralara tırmandırılması, özde hak adına haksızlıkların, toplumsal gerçeklik adına yalanın ve kurallı yaşam adına yaşamın zincirlenmesini örtbas edilmesi ihtiyacından kaynaklanmaktadır.” (Önderlik)

                Felsefik ve ideolojik açıdan değerlendirildiğinde hukuk aslında toplumsal ahlakın iktidarlaştırılması ve devletleşmesidir. Binlerce yıllık eşitlikçi komünal toplumunun özgürlük bilinci ve politik kurumu olan ahlak hukuk sayesinde iktidar ve devlet olgusu içinde eritilmektedir. Bir nevi ahlakın devletleşmesi sağlanmıştır. “Hukuk ahlakın devletleşmesidir. (…) Toplumun sürekliliğini, beslenmesini ve korunmasını sağlayan binlerce yıllık kurallı yaşamı olan ahlak yerine ikame edilen hukukla toplum öz yönetimi ve öz gücü elinden alınmıştır. Bu sayede toplum devletin tek taraflı hazırladığı hukuk ve idaresiyle sınıfsal baskı ve sömürüye tabi kılınmakta hukukun dayandığı devletin her türlü zoru karşısında ezilmektedir. Nitekim hukuk aynı zamanda iktidar ve devletin zor aygıtıdır. Cezalandırma, öldürme, zindana kapatma, vatandaşlıktan atma, sürgün vb. ceza türleri hukuk aracılığıyla devletin topluma uyguladığı gerici zoru ifade eder. Hukuk devletin her türlü gerici uygulamalarını meşrulaştıran bir kurumdur. Hukuk egemen sınıf çıkarlarını güvenceye almış, egemen sınıf siyasetinin uzun süreli kurallara bağlanmasıdır. “Hukuk devletin siyasi güç eyleminin kalıcı, kurallı ve kurumlu bir biçim almış hali olarak değerlendirilebilir. Bir nevi donmuş, sakin, istikrar kazanmış devletle en çok bağı olan kurumdur. Hukuk siyasal erk tekelinin kalıcı düzenlemesidir.” (Önderlik)

   Hukuk ve Ahlak arasındaki Temel Farklılıklar

   Bir: Ahlak insanın özgürlük ve politik anlam dünyasıdır. Özseldir ve içsel gelişir. İnsan yarı yarıya ahlaktır tabiri buradan gelir. Ahlakta gönüllülük, istençlilik esastır. Örneğin; politik ve ahlaki toplumda yazılı kural yoktur. Ama yaşamsaldır, yaşanır, yaşamın temel ilkesi ve kuralıdır.

   Hukuk dışsaldır. Biçimseldir, yapısaldır, üstten alta dayatılır. Hukukta dayatma ve zorunluluk esastır. Yazılı olarak topluma zorla hâkim kılınır. Bir toplumsa ne kadar çok hukuk gelişmişse o kadar ahlaki gerileme yaşanmaktadır. “Bir toplumda hukuk çok gelişmişse ahlaktan yoksunluğu çok ifade ettiği gibi, o toplumda çok gelişkin bir sınıf çatışmasının, sömürü ve baskının varlığını gösterir. Ayrıntılı hukuki düzenlemeler hakkın gücünü ve adaletin temsilini değil, baskı ve sömürü tekellerinin sistematik olarak çıkarlarını yansıtır.” (Önderlik)

İki: Ahlak, toplumun politik hafızasıdır. Politikanın tarihsel kuramsal olarak gelenekselleşmiş biçimidir. Ahlak politik öz yönetimi ve öz güce dayalı özgürlük bilinci geliştirir.

 Hukuk: Yabancı yönetim ve politikasızlığı geliştirir. Hukukla toplumlar politikadan ve öz yönetimden yoksun kılınarak iktidarın ve devletin üstten ve tek taraflı hazırlanmış hukuku ve idaresiyle kuşatılıp sınıfsal baskı ve sömürüye baskı tutulur. Ayrıntılı hukuki düzenlemeler halkın gücünü ve adaletin temsilini değil, baskı ve sömürü tekellerinin sistematik olarak kodlanmış çıkarlarını yansıtır.

   Üç: Ahlak, milyonlarca yıllık insan toplumsallığının varoluşuyla başlar. Toplumun kolektif bilinci ve vicdanıdır. Ahlak insan toplumun ilk örgütlenme ilkesidir. Ahlakın kaynağı KOMÜNAL TOPLUM ’dur. İnsan ahlakla kendini hayvan dünyasından ayırmıştır.

   Hukuk: Kent, sınıf, devlet üçlüsüyle oluşan beş bin yıllık UYGARLIK ‘la başlar. Ahlakın mekânı köy-kır toplumu olurken, hukukun mekânı kent toplumudur. En büyük ahlaki ve eşitliğe dair sorunlar kentlerde gelişen sınıflaşma ve Pazar etrafında oluştuğu için devlet düzenlemesinde hukuk kaçınılmaz olur. Hukuk olmadan devlet yönetimi son derece zorlaşır. Hiyerarşi ve siyasi erkin devlet olarak kurumlaşması ahlaki topluma ilk darbeyi vurur. Sınıf bölünmesi ahlaki bölünmenin de başlangıcıdır. Uygarlıkla birlikte boşluktan ortaya çıkan ahlaki problemleri rahipler din yoluyla, politikacılar ise hukuk yoluyla çözmek istemişlerdir.

 Dört: Ahlak, toplumsaldır ve topluma tabi kılar. Ahlak toplumun çimentosu gibidir. Ahlakın esas işlevi; analitik ve duygusal zekanın toplumun iyiliği için nasıl düzenleneceği, nasıl ilke ve tutumlar haline getirileceğini sağlamaktır. Tüm topluma eşit düzeyde, ama farklılıkların rolünü ve hakkını gözeterek yaklaşır. Dolayısıyla ahlaki olan toplumsal, toplumsal olan ahlakidir. Hukuk; sınıfsaldır, sınıf-iktidar ve devlete tabi kılar. Hukukun esas işlevi; devlet iktidarını daha da pekiştirip toplumsal alanı gittikçe daraltmaktır. “Hukuk hem siyasetin sorunlarını hafifletemeye hem de bazen tersine çoğaltmaya hizmet eder. Görevi: sanıldığının aksine, her vatandaşına eşit yaklaşımından ziyade fiili eşitsizlikleri meşrulaştırıp kabul edebilir seviyede kesinleştirme ve dokunulmaz kılmadır.” (Önderlik)

  Beş: Ahlak özgürlüğü gerektirir. Ahlak insanın seçim kabiliyetiyle ilgili olduğundan ötürü özgürlükle yakından bağlantılıdır. Bu bakımdan ahlak özgürlüğü gerektirir. Bir toplum esas olarak ahlakı ile özgürlüğünü belli eder. Dolayısıyla özgürlüğü olmayanın ahlakı olmaz. Tersine ahlakı olmayanında özgürlüğü olmaz. Ahlak özgür, komünal ve politik bireyi geliştirirken, hukuk bireyci, yapay ve bağımlı çağdaş köle bireyi geliştirir. Ahlak özneleştirir, hukuk nesneleştirir. Ahlak meşruluğu hukuk yasallığı esas alır. Bir toplumu çökertmenin en etkili yolu, ahlakıyla bağlantısını kopartmaktır. Ahlaksız toplum özgürlüksüz toplumdur.

 Altı: Ahlak olmadan toplum kendini sürdüremez. Ancak Hukuk olmadan toplum on binlerce yıl kendini yaşatmıştır ve sürdürebilir. Toplum devletsiz olabilir ama devlet toplumsuz var olamaz ve kendini sürdüremez. İnsanlık tarihinin %98’lik bölümü devletsiz, sınıfsız yani hukuksuz yaşanmıştır. Bir toplumu çökertmenin yolu ahlakıyla bağlantısının kopartmaktadır. Dinin etkisinin zayıflatılması ahlak kadar çöküntüye yol açmaz; onun boşluğunu bir nevi din haline gelmiş çeşitli ideolojiler, felsefeler veya farklı ekonomik yaşantılar doldurabilir. Ahlakın bıraktığı boşluğu ise ancak mahkûmiyet ve özgürlük yoksunluğu doldurabilir. Ahlaki boşluk manevi boşluktur. Tüm adaletsizliklerin ve kötülüklerin nedeni manevi bozulmuşluk ve boşluktur. Maddi uygarlık geliştikçe toplumun maneviyatı da o ölçüde gerilemiştir. “Maddi uygarlık” denen şey ahlaktan kopmuş gerek toplum ilişkilerinde ve gerekse insan-ekoloji ilişiklerindeki tüm sorunların nedeni olan kapitalist modernite tarif edilmektedir.

 Yedi: Ahlak daha çok duygusal zekanın, hukuk ise daha çok saptırılmış analitik zekanın sonucudur. Bu bakımdan ahlak sıcaktır, duyguludur, vicdanlıdır, empati yapar. Acıma, merhamet, sevgi, saygı öğelerini içerir. Metafiziğin olumlu tüm özelliğini barındırır.

Hukuk: Soğuktur donuktur, duygusuzdur, vicdansızdır, sevgi-saygı ve empatiyi içermez. Acımasızdır. “Kanun demiri keser’’ deyimi hukuk için söylenir. Çünkü çıkarlar dünyasını düzenler. Mahkemeler, savcı ve hakimler asık suratlıdırlar, gaddardırlar, taraftırlar ve devleti-iktidarı temsil ederler.

 Sekiz: Ahlakın en güçlü olduğu toplum duygusal zekanın en güçlü olduğu Ana erkil Doğal köy toplumu yani ahlaki ve politik toplumdur, Demokratik Ekolojik toplumdur.

  Hukukun en güçlü ve gelişkin olduğu sistem analitik zekanın başat olduğu ata erkil kent toplumu, iktidarcı-devletçi uygarlık sistemi ve onun çağımızdaki temsilcisi olan kapitalist modernitedir.

 Dokuz: Ahlak toplumun kolektif politik bilinci, bağlayıcı ilkeleri ve toplumsal töresi olurken Hukuk hâkim hegemon güç veya sınıfların kurallara bağlanmış politikalarıdır. Hukuk egemen sınıfların uzun süreli çıkarlarına göre formüle ederek genelleştirdiği kuralların toplamıdır. Hukuk sınıflı, devletçi uygarlığın temel yasası ve ahlakıdır. Hukuk aslında çıkışından günümüze kadar sömürücü sitemlerin ahlaksızlığını örten bir perdedir.  Hukuk devletin ahlakıdır. Devlet ahlakı derken töresi anlamında bir çıkarsama kastedilmektedir. Özünde hukuk devletin ahlak ve vicdan ölçüleri yerine çıkar ölçülerini ikame etmesidir. “Hukuk siyasal erk tekelinin kalıcı düzenlemesidir. Hukuk ahlakın devletleştirilmesidir. Hukuk sömürü tekellerinin ahlakıdır.” (Önderlik)

 On: Ahlak toplumdan çalmaya, sonsuz biriktirmeye, özel mülkiyete, sömürüye, sınıflaşmaya karşı ahlaki ve politik toplumun bilinci ve direncidir. Ahlakta üretimde ve dağıtımda eşitlik temel ilkedir. Hukuk özel mülkiyeti, sermayeyi, biriktirmeyi, sınıflaşmayı ve sömürmeyi esas alıp bunlardan kaynaklanan eşitsizliği meşrulaştırır. “Adalet mülkün temelidir” yasası hukukun temel ilkesidir. “Hukuk sanıldığının aksine, her vatandaşına eşit yaklaşımdan ziyade, fiili eşitsizlikleri meşrulaştırıp kabul edilebilir seviyede kesinleştirme ve dokunulmaz kılmadır.” (Önderlik)

 On bir: Ahlaki toplum daha istikrarlı, kendi sorunlarını çözebilen, dayanışmacı, barışçıl toplum olurken hukukun devreye girdiği toplumlar ahlakın aşıldığı, zorun rolünün arttığı ve kaosa yol açtığı, eşitlik ve savaş probleminin yoğunca yaşandığı toplumlardır.

 On iki: Hukuk sınıfsal ve toplumsal çatışmalarda sınırlı düzeyde demokratikleştiğinde sorunları hafifletebileceği gibi, tersine çoğaltmaya da hizmet eder. Çünkü hukukun esas amacı sınıflar ve tolumlar arsı eşitsizlikleri olduğu gibi kabul ederek hareket ettiğinden demokratik olamaz. Ancak çatışmaların düzeyine göre bazen geçici olarak mücadeleci güçleri gözetmek zorunda kalabilir, fakat bu durum onun demokratik olduğunu ve olacağı anlamına gelmez. “Demokratik Hukuktan, Demokratik anayasal devletten” kasıt demokratik toplum ile devletçi sistemin politik uzlaşı noktasında olmasıdır. Geçiş döneminin ilişkilerini tanımlar. Demokratik modernite ile kapitalist modernite arsında bir denge yakalanmış, iki güç geçici bir uzlaşı sağlayarak böyle bir sürece girmiştir. Savaş durdurulmuş ancak gerçek barış da henüz gerçekleşmemiştir. Taraflar ateşkes durumundadır, ideolojik, politik, kültürel, sosyal ve ahlaki mücadele halindeler. Sistemsel bir mücadele söz konudur. Bu koşullarda her iki tarafta “demokratik hukuk ve anayasa” da konsensüs sağlamıştır.

 On üç: Yaptırım anlamında ahlak toplumun yaptırımını, cezalandırmasını, hukuk ise devletin yaptırım gücünü ve cezalandırma tarzını ifade eder.

  On dört: Ahlak, politika, özgürlük ve demokrasi ilişkisi. Ahlak: Özgürlüğün kuralı ve geleneğidir. Toplumun kolektif düşünce geleneği ve politik bilincidir. Politikanın yaşam ilkeleri haline gelmesi ve kurumlaşmasıdır. Politika toplumun ihtiyacını belirleme ve karşılama görevi oynarken, ahlak ise toplumun kural, manevi- moral ihtiyacını karşılar. Özgürlük politikanın kendini ifade ettiği alandır. Düşünme, tartışma ve karar alma alanıdır. Demokrasi ise politik açıdan düşünüleni, alınan kararların politikanın uygulamaya sokulduğu alandır. Devletçi sistemler tarih boyunca ahlak yerine hukuku, politika yerine ise devlet idaresini hâkim kılarak toplumsal varlığın stratejik iki temel gücü olan ahlak ve politikayı etkisiz kılmayı amaçlamıştır. Varlık bileşkesi olan ahlaktan ve uygulama gücü olarak politikadan koparılan topluluklar boyunduruk altına alınıp sömürgeleştirilen topluluklardır. Buna karşı Ahlaki ve Politik Toplumun emel Formülü: Politika +Ahlak +Özgürlük +Demokrasi Bilinci.

Devam Edecek: Hukuk Mücadelesini Doğru Anlamak

En Çok Okunanlar

Heqi Armanc: Heftanîn’e yönelik saldırılar Kuzey ve Güneyli bazı ‘ihanetçi Kürtlerin desteğiyle’ gerçekleşti

HPG komutanlarından Heqi Armanc, Kuzey ve Güney Kürdistan'daki etkili gerilla eylemlerine dikkat çekerek, her eylemin balyoz gibi...

HSM Komutanlığı: Tüm gerilla ve öz savunma güçleri hamleye tam katılım sağlayarak öncülük rolünü yerine getirecek

Halk Savunma Merkezi Karargah Komutanlığı, tüm birimlerinin faşizmi yenilgiye uğratmak üzere hamleye güçlü katılacağını belirterek, başarılar diledi.

Lekolin: KDP, MİT’e istihbarat sağlamak için araçlara GPS takıyor

Güney Kürdistan’a yönelik işgal saldırılarını sürdüren Türk Devleti’nin istihbarat teşkilatı MİT ve işgale destek sunan KDP, Duhok’ta...

HPG: Xakurkê şehitlerini saygıyla anıyoruz

Xakurkê’de 11 Eylül günü şehit düşen 3 gerillanın kimliğini açıklayan HPG, “yoldaşlarımız, fedai militan duruşun temsilcileri olarak...

‘Başarmamak için kişinin önünde kendisinden başka engel yoktur’

"Kürdistan"daki soykırım tüm soykırım çeşitlerini kapsar. Sadece fiziki değil kültürel ve her çeşit soykırımdan bahsediyorum. Yani...

İntikâm Birimleri: Hamleye katılıyoruz, faşizmi yıkacağız!

KCK'nin hamlesini sahiplenen İntikâm Birimleri, "Öz savunmada öncü olacağız. Faşizme ait her şeyi yakıp yıkacağız" mesajını verdi....

En Son Paylaşılanlar

%d blogcu bunu beğendi: